BEN BABAMIN KIZIYIM

Ben babamın kızıyım. Üç kuruşluk menfaatlerin peşinden hiç koşmadım. Bana ait olmayan hiç bir şeyi almak için eğilip bükülmedim.

Ben babamın kızıyım. Birilerine ulaşmak için birilerinin sırtına binmeye hiç ihtiyaç duymadım. Acziyetim sadece kulluğumun yetersizliğindendi.

Ben babamın kızıyım. Bana öğrettiklerinden daha fazla bir şey öğrenmedim bu hayattan. Ben babamın kızıyım. Kula kulluk etmemeyi, memleketin menfaatinin şahsi çıkarlarımdan daha yüce olduğunu öğretti babam bana…

Ben babamın kızıyım. Duygularımı aklımın önünde tuttum hep… Ve duygularım beni hiç yanıltmadı. Sevmeyi öğrendim hem de karşılıksız sevmeyi… Başkalarını ötekileştirmemeyi… Karşımdakini incitmemeyi… İncileri dökmenin yüreği nasıl yaraladığını öğretti babam baba…

Asilzadelerin arasında köle olmanın erdemini… Köle olanların bir gün o asilleri yönetecek güce sahip olacağını… Köle de olsam köle olmaktan mutlu olmayı… Başkalarının asalet anlayışına bakıp gülecek kadar, beni ezenlerin hırsları karşısında yok olacaklarını görecek kadar hür bir köleyim. Dünyevi kaygılarla hayatın doğrularından ödün vermemeyi babamdan öğrendim.

Hayatın beni ötekileştirmesine izin vermemeyi… Yürümek için koltuk değneklerine ihtiyacım olmadığını… Memleketim için ruhumu satmamayı babamdan öğrendim.

Ben babamın kızıyım… Yaşadıklarım da yazdıklarım da onun bana öğrettiklerinden… Hayata karşı duruşumu anlamayanlar ikbal kaygısı yaşamadığımı göremezler. Benim tek ikbalim insan olmak, bunu bilemezler. İnsanlık onurumu kaybetmedim çok şükür… Adaletimi, merhametimi, sonsuz sevgimi tüketmedim.

Hayatta temkinli olmak gerektiğini bana babam öğretti… Azar azar sevmeyi, azar azar buğzetmeyi… Yaşarken ümit etmeyi, kurduğum hayallerin peşinden gitmeyi, ideallerime ulaşmak için hiç kimseyi basamak olarak görmemeyi ben babamdan öğrendim. Hayatı kabusa çevirenlere sabretmeyi, hislerimin beni esir almasına izin vermemeyi, ağlarken gülebilmeyi, gülerken ağlamayı babamdan öğrendim.

Satılığa çıkarılmış arzularım hiç olmadı… Yapabildiklerimle, yazabildiklerimle, kelimelerimin gücüyle ayakta olduğumu bilsinler diye çabaladım hayatım boyunca… Ben bir yerin başında değilim. Bir kurumun temsilcisi değilim. Ben öğrencilerimin, çocuklarımın, eşimin, okuyucularımın ve bana değer veren herkesin ve her şeyin temsilcisiyim. Ben bir kuruma ait değilim. Türkiye’ye aitim. Ülkemin evladıyım. Ülkemin menfaatlerinin yanındayım.

Ülkemin huzurundan, kendi huzurumdan, ailemin ve öğrencilerimin huzurundan başka kaygım yok. Başka derdim de yok. Derdim, kendi menfaatlerini her şeyden üstün tutanlarla… Gözünü ve gönlünü hırs bürüyenlerle benim derdim… Geleceği makamların hayaline gönlünü kaptıranların gözlerini nasıl kör ettikleriyle derdim. Kaygılarının hislerini nasıl zedelediğini göremediklerini biliyorum. Çok şeyi biliyor olmamın onları nasıl rahatsız ettiğinin de farkındayım.

Ben babamın kızıyım. Erdemliyim. Bir o kadar da ahlaklı… Vicdanını satmayacak kadar dürüstüm. Geleceğini üç günlük makamlara peşkeş çekmeyecek kadar haysiyetliyim.

Ben babamın kızıyım. Dünüm annemin sütü kadar ak… Bugünümde sevdiklerimle dimdik ayakta kalmaya çalışıyorum. Birilerine ayna olabildiğimi düşünerek mutluyum. Benin hayallerimin yanına yaklaşamayanlara diyorum ki, geleceğim için dualarını esirgemeyen ailemin varlığıyla şükür ki çok zenginim. Başka bir kaygım yok. Makam ve mevki hırsım yok. Sizin ucuz beklentileriniz benim ideallerime yetişemez. Ben yolumdan giderim. Siz arkadan bakakalırsınız.

Siz yolunuzda tökezlersiniz. Ben size yine dua ederim. Aramızdaki en büyük fark da bu zaten… Düşmemden siz mutlu olurken, sizin düşmenizle yaşadığınız travma benim içimi kanatır. Ben babamın kızı olmakla gurur duyarken siz, siz olamadığınız için hayatın bir yerine sıkışıp kalırsınız. Siz hayatınıza üç beş kelimeyi sığdırıp cümle kurmayı öğrenirken, ben kurduğum cümlelerle binlere hitap ederim. Beni satır aralarında çözmeye çalışanlarla kurduğum gönül köprüsünü yıkmaya gücünüz yetmez. Siz birken ben bin olurum. Bana haddimi bildirmeye çalışanlara gün gelir cümlelerimden meydan okurum.

Ben babamın kızıyım. Yaşamayı, yaşarken umudumu insafıma katık yapmayı, yaşadıklarımla ve yazdıklarımla herkesin gönlünde taht kurmayı ben babamdan öğrendim. İnsanlığımı asillerin duygularına katık yapmamayı, köle olarak kalsam da mutlu olmayı ben babamdan öğrendim. Kimsenin yanına yaklaşma derdinde değilim. Yanında olduklarım ve yanımda olanlarla ben zaten Türkiye’yim.

YETER ARTIK İKBALİMİZE KARA ÇALMAYIN!

Ey vicdanlarını köreltip dünyanın karasını masumların yüzüne çalmaya çalışanlar! Ey mazlumların ahını yeryüzünden kaldırmayıp, onları yokluğun, yoksulluğun ve ölümün kıyısına atanlar! Ey dünyayı karanlığa mahkum eden ve insanlığımızı unutturmaya çalışanlar! Masum canlar üzerinden hesap yapacak kadar zavallı olanlar!

Siz sevgi dolu bir yüreği kanatamazsınız.

Dünya Müslümanları için bir damla gözyaşı dökmeyenler bana vicdandan bahsetmesin. Beni kucaklayacağını söylemesin inancıma zerre kadar saygı duymayanlar… Beni düne kadar ötekileştirenler bana asla “kardeşim” demesin.

Ben ruhunu şeytana satmayacak kadar zenginim şükür ki… İkbalim memleketim… İkbalim kışımı bahar yapanlar… İkbalim yüzümü kara çıkartmayanlar…

Ey yüzündeki çizgilerde hayatın çilesini taşıyan yiğit… Ey bu milletin kabul olmuş duası… Ey karanlık bulutları dağıtarak mavi bir gökyüzü ile bizi selamlayan… Ve selamımızı aldığında yüzünde güller açan… Çocukların kalbinde sevgisini yeşerten güzel insan…

Dualarımızda geçiyor adın… Dualarımızdasın… Dün gibi bugün de hafızamızdasın.

Ey dünyanın çilesini çekenler! Ey savaşın ve ölümün soğuk yüzünü bilenler! Ey bir lokma ekmeğini bir damla su ile tüketenler! Ey boyunlarında asıldıkları iplerin izleri ile tarihe geçen körpecik bedenler! Yanmış ve yakılmış masum çocuklar…Sizin için dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan birini tanıdım. Çektiğiniz çileye şahit ve derdinizi dert edinen birini… Dünya susarken bir yiğidin konuştuğunu gördüm yıllar sonra… Dünya sizi unutmuşken, hatırlayan ve etrafına hatırlatan birini tanıdım.

Siz şahitliğime engel olamazsınız.

Ey hoyrat elleriyle masum canlara dokunanlar! Ey ruhunu şeytana satanlar! Ey acizlikleriyle yarınları savaş meydanına çevirmeye çalışanlar! Ey felaket tellalları, bugünümü kabusa çevirmek için uğraşanlar, istikrarı kıskananlar! Ey huzurumuzu kapalı kapılar ardında kurulan senaryolara rehin bırakmaya uğraşanlar!

Siz geleceğimize dokunamazsınız.

Ey memleket sevdamızı anlayamayıp bize haddimizi bildirmeye çalışanlar! Ey bugün var olan ama yarın olmayacak bir makam için etrafındakileri kullanmaktan haz duyanlar! Yerlerinde gözümüz olduğunu sanıp kafamızı ezmeye çalışanlar! Ey bir yerde durduğunu sanıp hayalleriyle bile masivaya ulaşamayanlar!

Siz insan olmanın erdemine erişemezsiniz. Bizim gerçeklerimize yetişemezseniz.

Ey kavgası büyük, ey davası yüce, ey kanatlarının altında nice insanları barındıran yiğit! Ey saltanat düşkünlerine son sözü söyleyecek olan! İhtiraslarına memleketi kurban etmekten vazgeçmeyenlere söyleyecek sözü olan güzel insan! Yüzüne gülüp arkandan oyun edene aman vermeyecek olan asrın Fatih’i!..

Şükür ki, yanımızdasın… Şükür ki, davamızın başındasın.

Ey gözlerine perde çekilenler! Ey yüreğini matem yerine çevirenler! Ey yalanlarla dünyasını çevreleyen ve muhkem kaleleri yıkmaya çalışanlar! Mahrem yanlarımızı ifşa etmekten haya duymayanlar! Ey vatanının ve dünyanın geleceğini hırsları için masaya yatırıp pazarlık konusu yapanlar! Binlerce yüreği aldatmış olmanın ezikliğini hiç yaşamayan, asaleti köleliğe tercih etmekten sakınmayanlar!

Siz en güzel zamanlarımızı çalamazsınız.

Kim nerede duruyor bu millet biliyor artık.

Hizmet eden kim, köle olan kim bu millet biliyor.

Kim zalim, kim âlim, kim hain bu millet biliyor.

Kim oyun kuran, kim oyun bozan bu millet biliyor.

Kardeş coğrafyaları kucaklayan kim, ülkesindeki kardeşini ötekileştiren kim bu millet biliyor.

Kim haklı, kim haksız, kim gerçek, kim sahte bu millet biliyor.

Kim adil, kim gafil bu millet biliyor.

Ve bildiği ile asrın müsveddelerine hükmediyor.

Milletten bu kadar korkmayın artık. Milletin iradesine de ipotek koymayın.

Eğer vicdanınız varsa…

Yeter artık ikbalimize kara çalmayın!

AH İSTANBUL! GÖZLERİNDEN SANA BAKMAK İSTERDİM.

Ah İstanbul, gözlerin olmak ve senin gözlerinle sana bakabilmek isterdim. Seni sende yaşamak, senin yağmurların altında doyasıya ıslanmak isterdim… Senin yağmurların bazen ateş gibi yağarmış gecelere… Senin yağmurların bazen hüznü damıtırmış yakamoz düşlerinde…

Ah İstanbul, yalnızlığın şiirini yazarken şairler, senin baktığın gökyüzüne bakmayı isterdim ben de… O gökyüzünden yıldızları saymayı, bir yıldız kayarken dilek tutmayı isterdim. Kalbinde filizlenmek isterdim en çok da… Kalbinde bana da bir yer açmanı isterdim.

Şimdi seni hiç görmediğim mekanlarda senin hayaline tutunmaya çalışıyorum. Gözlerinin yaşıyla dolu olan denizinde yüzen gemileri görmek istiyorum. Denizin üstünde salınan martılarına simit atıp onların sevinç çığlıklarına şahit olmak istiyorum ben de… Tepeden tırnağa sen olmak, özlemini demlemek kolay olmuyor, kolay olmuyor hayaline tutunmaya çalışmak… Yazgımı intizardan kurtarmak, gecelerimdeki ah u zarı kaldırmak kolay olmuyor inan ki…

Kayıp kentlerde gibiyim İstanbul… Sen gönlümün ilk baharı mıydın? Bu melal düşlerini kim kanatır böyle? Sen sevdalılarını avuturken kucağında ben senden uzakta senin renginden, kokundan ve gözlerinden uzakta gökkuşağından köprüler kuruyorum. Kaç zamandır özlemi saklı tutuyorum içimde… Dünyam dar geliyor, zaman sensizliği vuruyor.

Sen benim şiirlerimin nakaratı mıydın İstanbul? Seninle başlayan hecelerimin şahidi? Seninle uyuyup yine sana uyandığım gecelerimin kandili sen miydin yoksa?

Duruşun güneş gibiymiş. Zülüflerinde yıldızlar asılı dururmuş geceye inat… Tüm yıldızların adı sende saklıymış… Sen aşıklarının gönlünde saklıymışsın…

Ah İstanbul, gün görmüş ihtiyar bir çınarının altında senin nefesini ensemde hissetmek isterdim… Beyazıd meydanında içimdeki yankıyı sana duyurmak isterdim önce… Alaysı bakışlarıyla beni başkaları sorgulamadan önce sana hesap vermek isterdim. Şehzadebaşı’ndaki çay bahçelerinden birinde sana karşı keyfe durmak isterdim. Sana aşina olan buğulu camların ardından seni silmeyi isterdim yine seni çizmek için… Sen de yorulup sen de dinlenmeyi… İçimdeki siyahları senin renklerinle değişmeyi isterdim en çok da…

Sen benim hayalim, tutkum, içimin dinmek bilmeyen alevisin… Yüreğimin peçesini tek kaldıran sensin… Kıyılarına vuran dalgalarını bir dağ yamacında hayal etmek mi düştü benim payıma? Şiirler de seni tanımak, kartpostallardan sana aşina olmak, kürdil-i hicazkar bir şarkıda senin ismini sayıklamak mı düştü bana? Oysa parke taş döşeli yollarında maziyi arkama alıp seninle kol kola yürümeyi hayal etmiştim.

Benim yaşadığım yerlerin sarp dağlarından senin yüzünü seçmek kolay değildi inan… Buraların dondurucu soğuklarında senin yaz gecelerinin sıcaklığı ile ısınmaya çalışmak kolay değildi. Ama ben her şeye inat seni düşünerek hiç üşümemeyi öğrendim. Üşüdüğümde sokulduğum dağlar adını fısıldardı kulağıma ve ben kıyılarına taşardım. Geride titrek gaz lambalarını, mum alevlerini bırakarak, bütün gücümle nefesimi yine dağlara üflerdim. Deli esen bir rüzgarla tepelerinden birinden selamım sana ulaşır diye beklerdim. Ümitle korku arasında bir bekleyişti bu… Ya selamın gelecekti bir güvercin kanadında ya da ben bir güvercin kanadıyla sana süzülecektim.

Köprüler kuruluydu semtlerinden gönlümün sokaklarına… Cumbalı evlerinden ebruli bir tebessüm ulaşırdı içimin kıvrımlarına… O kıvrımlarda ben önce seni arardım. Yüreğim kedere yenik düşmesin diye ben hep seni aradım.

Ah İstanbul… Saçların olmak ve saçlarından asılarak gökyüzüne tırmanmayı isterdim. Seni doyasıya seyretmeyi, yazgısı sen olan kafiyelerin içinde bulunmayı isterdim. Beykoz’daki Hayal Kahvesi’nde dinlenmeyi, Hisar’da bir akıncı türküsü söylemeyi, Büyükdere Korusu’nda balık yemeyi isterdim. Sarıyer’de Karadeniz’den gelen poyraza aldırmadan ateşten elbisenle seni seyretmeyi isterdim.

İki dağ arasında kalmış gibiyim. Gece ile gündüzün orta yerine sıkışmış gibiyim şimdilerde… Düş mevsimlerindeyim. Düşmekteyim İstanbul… Elimden tutmazsan, çekip almazsan beni bu dağ yamaçlarından yüreğim sızlamaya devam edecek. Güneş rengini çekecek gözlerimden… İçimdeki dolunay düşecek yüreğinin yakamozlarına…

Salacak’tan, Harem’den, Üsküdar’dan binlerce martının kanat seslerine eşlik etmek istiyorum şimdi… Seni hayallemek yerine sen de yaşamak, sen de yaşlanmak istiyorum İstanbul… Mazinin ayak seslerini Topkapı Sarayı’nın bahçesinde yeniden duymak, Süleymaniye’de bir sabah ezanıyla uyanmak istiyorum kabuslarımdan… Salıncaklar kurmak istiyorum göğünden memleketimin her yerine ulaşan… Sana gelmek isteyip, hayaline tutunanları ansızın sana uçuracak salıncaklar kurmak istiyorum. Sarayburnu’nda Fatih’in gemilerini sırtında taşıyan Beyoğlu’nun kudretli zamanlarını hayal etmek istiyorum. Senin gözlerin olmak ve o gözlerden yine sana dalarak bakmayı istiyorum İstanbul…

Buralarda karanlıktayım. Umuda küsmüş beklentileri uğurluyorum her gün… Kirpiklerimden asılırcasına geçip gidiyor hayallerim. Hayata yeniden senin için dikleniyorum. Yağmur yağsa da önce sen yağmalısın memleketime… Memleketimin en ücrasında yaşayan küçük bir çocuğun düşlerine yağmalısın İstanbul… Çocuklar, memleketimin çocukları sadece adını bilmekle kalmamalı, seni görmeli ve sen de yaşamalı İstanbul… Seni benim gibi hayal etmekle kalmamalı yarının umutları…

Kızıl lavlar içinde kalmış üşümelerim var. Titreyen ellerim ve heyecanını yitirmemiş beklentilerim… Ey İstanbul, dağ yamaçlarında açılan kardelenlerin hatırına, erguvanlarının neşesini savur bu diyarlara… Memleketimin sarp dağlarını aşarak yamaçlarında inşa et umut saraylarını… Kalbinde yeşersin düşlerim ve büyüsün kalbinde yarının çocukları…

Ah İstanbul, gözlerin olmak ve senin gözlerinle sana bakabilmek isterdim! Zülüflerinden yıldızlara tutunabilmek… Bir güvercin kanadıyla süzülmek sana… Seni sende yaşamak, seni senle yaşamak isterdim İstanbul… Gözlerinden doğan güneşe selama durmak, gözlerinden yine sana bakmak isterdim.

VE GİDERKEN SAKIN AĞLAMA!..

Ağlama,

mevsimsiz ağlamaların zamanı değil,

Sessizliği dinle önce,

cesaretini kuşanmış bir yiğidin ayak seslerini dinle…

Ağlama,

bahar gülmese de, kış gelmese de ağlama sakın…

sessizliği kuşanmış bir dostun gözyaşlarını görsen de,

ağlama sakın…

Dost suskundur şimdi…

Siper etse de duygularını, zırh olup kuşansa da umutlarını,

Kınından çıkarsa da erdemin kılıcını,

Ağlama sakın…

Sus sadece… Sen düşerken düşmesin zaman diye,

Yokluğundan baharlar eskimesin

Sen yokken yaşam yeter ki bölünmesin diye sus!

Sus ve dostunun içini dinle…

“Kal” sesini duymak için sus sadece…

Gözlerinden fer çekilse de,

dizlerinde derman kalmasa,

yürekte yar olmasa da

sadece sus ve dinle!..

Ne hayaller bölmüştür yarınlarını,

Ne rüyalarda güneşler hiç doğmamıştır.

Ne aklın sana dost,

Ne yüreğin sana yardır.

Sen giderken, içinde bir şeyler hep eksik kalmıştır.

Giderken sakın ağlama…

Mevsimsiz ağlamaların zamanı değil,

Hayat dostlarını kaybetmeyi göze alacak kadar vefasız değil…

Sus sadece…

Yüreğinin iniltisini duyabilmek için sus.

Aklını kaybetmemek için sus…

Merhametin ateşinde ruhunu eritmek için sus sadece…

Sus ve sakın ağlama…

Kazanmak en başından kaybetmektir aslında…

İçindeki baharı kaybetmektir gitmek…

Dostun sesini duymamayı göze almaktır.

Aniden bırakmaktır dostun elini

Kaybetmek düşerken yalnız kalmaktır.

Sus sadece…

Avuçlarında biriken gözyaşlarınla dinle sessizliği…

Dostun “kal” demesini dinle…

Dinlemeyi bilmiyorsan,

Hayatına düşen yalnızlığı gör,

Gör de öyle git…

Ruhunun intiharına başka şahit arama…

Mevsimsiz yağmurlara hesap sorma bir daha…

Ve giderken sakın ağlama…

SENİ BEN ÜMİTSİZLİĞE KAPILMADIĞIN ZAMANLARDA TANIDIM.

Ben seni hırçın akan bir nehirle konuştuğunda tanıdım.

Suları bulanık, dünyanın tersine akan bir nehrin yanı başında…

Dünyayı kalbinin orta yerine koyan, sevgisi ele avuca sığmayan bir çocuğun bakışlarında tanıdım seni…

Soğumuş evlatlarının cesetleri başında ağlayan annelerin başını okşadığın günlerde tanıdım seni…

Ben seni coğrafyası kuşatılmış, ölümü teslimiyet olarak gören genç kızların ardından ağlamandan tanıdım.

Yüreğinde taşıdığın ateşin hiçbir okyanusla sönmeyeceğine inandım.

Sadece ben değil, dünya inandı.

Ben seni okuduğun bir şiir yüzünden mahkum edildiğin günlerde tanıdım.

Hapishanenin soğuk koğuşlarına sıcacık dualarımdan selam yolladığım anlarda tanıdım.

“Zindandan Mehmet’e Mektup” şiirini senin sesinle dinlerken ailene hemen kavuşabilmen için zamanın akıp geçmesini dilediğim günlerde tanıdım seni…

Mağdur değil, mağrur olduğuna inandım.

***

Ben seni yakamozlarını çaldırmış bir çocuğun yüreğine dokunmanla tanıdım.

Yüreğine gökyüzündeki bütün yıldızları kondurmanla tanıdım seni…

Ben seni Filistin davası için dik durduğun Davos’ta tanıdım… Sesini yükseltemeyen liderlere inat, dünyaya kafa tutan yanınla tanıdım seni…

Sadece ben değil, dünya tanıdı.

Seni konuştu Filistin…

Senin adını söyledi Somali…

Mısır’da çocuklarına şehadet şerbeti içiren anneler seni sevdi.

Memleketinin kapılarını ardına kadar açtığın ve bağrına bastığın Suriye’li kardeşlerin yakarışlarında tanıdım seni…

Yollarına güller döşeyen Pakistan’ın sevgi seli ile tanıdım seni…

Çaresizliğe uzanan elleri öper gibi tutuşunla sevdim seni…

Seni bütün coğrafyaları kuşatan yanınla tanıdım.

Gözünü karartıp, aldığın kararlara sadakatinle tanıdım seni…

Memleketin her karış toprağındaki ayak izlerinden tanıdım. Hiçbir liderin adım atmadığı ücra mekanlardaki insan gülüşlerinden tanıdım seni…

Sen evimizin neferi, gönüllerimizin sesiydin.

Seni ben okul okul dolaşıp öğrencilerle yaptığın sohbetlerde tanıdım. “Sizin için ne yapabilirim?” diyen cümlelerinden bildim seni…

Okullardaki din eğitimini yaygınlaştırmanla, çocuklarımızın manevi değerlerine sahip çıkmanla, yarınları çağın ötesine taşımanla tanıdım seni…

Üzerimizdeki kara bulutları dağıttığın, hayallerimizi özgür bıraktığın, yanımızda durduğun ve mazlumlara omuz verdiğin zamanlarda tanıdım.

Ben seni kıtaları birleştirdiğin, hayalleri gerçek yaptığın, ümitsizliğe kapılmadığın zamanlarda tanıdım.

Sadece ben değil, herkes tanıdı.

***

Seni ben dua dua açılan ellerinle, secdedeki samimiyetinle, kıyamdaki duruşunla tanıdım.

Seni ben zulme uğrayanlara yalnız olmadıklarını hissettirdiğin günlerde tanıdım.

Başkalarının umursamadıklarını başına taç yapan, dünyanın talihini değiştiren yanınla bildim seni…

Dünyanın çehresini değiştirmene tahammülü olmayanların tuzaklarında tanıdım.

Sevgisi çalınmış, merhameti alınmış, kalbi mühürlenmiş olanların öğretilmiş sözleri sana söyledikleri zamanlarda tanıdım seni…

Düşmanların kalelerini yıkma cesaretini gösterdiğin için üzerine yönelen oklara sabır zırhını giydiğin günlerde tanıdım seni…

***

Zulmü arkasına almış dörtnala koşturanların başındaki lider olarak tanıdım seni…

Samyelinin esintisinde savrulmayan, kasırgalarda gemisini bırakmayan, ülkesine ihanet etmeyen yanınla tanıdım ve sevdim seni…

Sadece ben değil, dünya sevdi.

***

Sen, yüreklerimizdeki Ensar..

Sen, uzun ömürlü olman için dua ettiğimiz güzel insan…

Sen, bulmuşken yitirmek istemediğimiz Recep Tayyip Erdoğan…

Başımızın tacı, özgürlüğümüzün fermanısın.

İSTANBUL’UN YÜZÜNE DEĞEN GAMZE SENSİN ÜSKÜDAR…

İstanbul’un yüzüne değen gamze sensin Üsküdar… Varsın dile gelsin yüreği bu şehrin… Dile gelsin semtindeki bütün kuşlar… Avazı çıktığı kadar bağırsın arz… Şerha şerha yarılsın hasretinden gökkubbe… Gül yağsın avuçlarına ey şehir Üsküdar sahilinde… Bulutlar taşısın hınç dolu yağmurları hasatsız mevsimlere… Varsın açsın tüm çiçekleri Üsküdar’ın… Tebessümü değsin gözlerindeki hercailere…

İstanbul’un aynasına düşen gamze sensin Üsküdar… Varsın sabrı büyüsün bu şehrin asırların koynunda… Veda değmeyen bir buluşmaya tanık olsun Üsküdar… Eskimeyen zamanların şarkısı çalsın yine taş plakta… Kışa dönmeyen baharlara tanık olsun şehir… Çağırdığında Üsküdar’a inen yıldızlara tanık olsun dalgalar. Varsın kalabalıklar çoğalsın karanlıklarda… Yalnızlığı damıtsın ay koynunda… İstanbul uyutsun Üsküdar’ını eskisi gibi şefkatli kucağında…İstanbul’un gönlüne değen şiir sensin Üsküdar… Varsın tahammülü kalmasın zamanın dakikalara…

İstanbul’un yüzüne değen gamze sensin Üsküdar… Ilık bir sevdasın bu şehrin yüreğine değen… Şehrin sönmesini istemediği çerağı sensin Üsküdar… Yandıkça yanmaktan zevk alan bir mum alevisin…

İstanbul varsın uyusun eskisi gibi kucağında… Bir yanında beyaz güvercinler salınır senin bir yanın gül kokar oysa… Güz vakitlerini devşir sen İstanbul Üsküdar’ın sabahlarında… Dilsiz bahaneleri savur senin olmadığın uzak diyarlara…

Ey İstanbul, yabancı ve ürkek semtler geçer önün sıra… Oysa sensizliği hiçlik sayar Üsküdar… Yokluğunda yıldızları parçalanır semada… Üsküdar sen varken yanında kavgalarının hepsinden vazgeçmiştir. Seninle güvendedir deryada…

Huzura ermek hazzın doruğuna erişmektir Ey İstanbul… Üsküdar’ın penceresine vuran senin güzel yüzün mü? Rüyaları, gölleri, denizleri, bozkırları, çölleri avutan sen misin yoksa? Uzaklıkları yakın eden sen misin ey şehir, gönlümüze misafir eden sen misin çağların solduramadığı goncayı? Zulmetinden kaçarken hayatın, Üsküdar’ın kucağında Aziz Mahmut Hüdayi’nin merhametine sığınmak yakışır bize… Kapısında ağlamak, eşiğine yüz sürmek, kavrulmuş yüreklerimize kuyusundan su çekmek yakışır. Uçsuz bucaksız denizlerde yol alırken yolu kaybetmemek için Hüdayi Yolu’na tutunmak yakışır.

Ey İstanbul! Ellerinden tutup getirdiğin yakamozlara fısıldandı adı Üsküdar’ının… Üsküdar’a izi değdi pembe yağmurlarının…

Bir yerlerde yitirilmiş güllerin, bir mavi çiniye çizilmiş kırmızı lalenin hatırına ey Üsküdar sevindir seni sevenlerini… Sana aşina olanları sevindir. Senden vazgeçmeyenleri ve yıldızların ucundan tutan martılarını sevindir. Sebillerinden kana kana su içenlerini sevindir önce… Ayın ilk ışıklarını kalbine düşürenleri, hayırda yarış edenleri, yüreğine önce elif harfini işleyenleri sevindir ey Üsküdar…

Sema sustuğu vakit, arz konuşur. Kubbelerinden gelen seslerle neyzenler konuşturur neylerini… Birken bin olur heceler… Sükut hükümsüzdür artık bu semtte… Gözlerinizi kapattığınızda gemiler geçer ta içinizden… Kız Kulesi salınır aynaya vuran aksinizde… Yalnızlar, umutsuzlar, yaşamı hesaba çekmeyenler geçer gözünüzün önünden… Bahtınıza değen İstanbul’dan talihinize düşen Üsküdar geçer. Akşamlar geçer yanı başınızdan, mavimsi geceler geçer… Üsküdar’ı gören gözleriyle bir kat daha güzelleşen Ayazma Camii geçer. Şehrin üstüne inen şeffaf bir perdeyi kaldırırcasına narin elleriyle okşar Ayazma Üsküdar’ını… Ve Ayazma Camii göz kırpar kuş evlerinde hala konuk olan şen kuşlarına…

Kararsız zamanların, çözülmemiş sırların, vuslatı arayanların semti Üsküdar sevindir seni sevenlerini… Gönlünde yaşattığın Ayazma’ndaki şifalı suların hatırına… Firkati vuslata çevirmek için ağlaşıp duran bahçendeki kuşların hatırına sevindir sevenlerini… İlk kıvılcımı gözlerine düşüren İstanbul alev alev yanmakta aralanmayan kapıların yüzünden… Rüyasına girmediğin gecelerden alacaklı bu şehir…

Sancıdıysa ay ve gece bir kere daha böldüyse en güzel rüyayı tam orta yerinden ne çıkar? Bülbüller konuyorsa semtin konaklarına hala, yaralı aşıklar geçiyorsa iskele meydanından ve umut mavi renge boyalıysa hala sabra tahammül gerek… Tahammül gerek yeşil gözlerinden öpebilmek için Üsküdar’ın… İçinde saklanan hazinesinden en güzel süsü iliştirmek için İstanbul’un göğsüne sabrı büyütmek gerek… Güneşin batışını seyretmek için, martıların fısıltılarına tanık olmak için Mihrimah Sultan Camii’nin avlusunda buluşmak gerek…

Sakin ve mütevazidir hala Üsküdar… Alışkındır ayrılıklara… Sevdiklerini hep bir yerlere uğurlamanın sevinci ve hüznü içinde. Hayata veda edenlerini de hacca gidenlerini de uğurlama derdinde. Her yıl Mekke ve Medine şeriflerine padişahın gönderdiği hediyeleri götüren surre alaylarının uğurlandığı mekan sensin Üsküdar… Bu yüzden bir adın da kabe toprağı… Bu yüzden bir yanın hep yitik zamanlara ayarlı…

Önce boğazın derin suları, sonra Kız Kulesi, Mihrimah Sultan Camii ve III. Ahmet Çeşmesi karşılar ve kuşatır semtin selamet ikliminde… Çepeçevre sarıp sarmalar Üsküdar sizi ve üşümüzlüğünüzü… Hala kılavuzdur yolunu kaybetmişlere… Aynadır hala yüreğinde dilsiz acıları besleyenlere…

Karşılıklı söyleşirsin kimi gün tarihe meydan okuyan konaklarınla… Kimi gün kendini bulursun kaybettiğini sandığı yalnızlığında… Bakışlarınla güzelleşen şehre her gün biraz daha fazla bakarsın. Seherlerin şenlendiğine, bülbüllerin hercai kokusuna, baharlara değen rahmet yağmurlarına tanık olursun her gün doğumlarında Üsküdar…

Üsküdar … Ah Üsküdar …

Tasvir edilmesi zor bir akşamsefasısın sen … Gözler, aşina olmuş tebessümüne… Çiçekler beyaz bir çiğ damlasına hasret… İstanbul, hudutsuz güzelliğine… Lugatını anlamak zordur bu şehrin… Sen şehrin dilisin Üsküdar… Şehrin nefesi tıkansa semtinden esen rüzgarlarla nefes olur dolarsın ciğerlerine… Şehir susuzluktan kavrulsa, semtindeki yağmurlar yetişir imdadına… Tutsak edilmiş bütün duygular kırar zincirlerini bir kere daha… Çünkü sen zincirlerin kilidisin Üsküdar…

Bir minyatür sessizliğini yaşarken sen, kürdili hicazkar makamından diline dolanmış bir nakaratı tekrar etmektedir sakinlerin… Güneş camlarında yangınlar bırakırken, sen gönüllerde vazgeçilmez hasretleri bırakırsın Üsküdar…

Ahengin ilhamla buluştuğu noktada seccadesi gönüllere yayılmıştır Yeni Camii’nin… Ve o gönüller, semtinin özgürlük saraylarıdır. Kendi aydınlığına bakar gibi… Ruhunun bütün pencerelerini aralar gibi…

Ey Üsküdar şehrin alnına değen gamze sensin… Şehrin sönmesini istemediği çerağı sen… Martıların fısıltılarına tanık olan sensin… Sana aşina olanları sevindiren sen… Güneş ışığını dağıtırken, sen semtinin feyzini dağıtırsın alacaklılarına… Şairler en çok seni yazar, en çok seni söyler günbatımlarında… Martılar geçerken yanı başından dudaklarında bir Üsküdar nağmesi dolanıp durur. Dil ruha hayat verir, sen İstanbul’a…

HAYATA ‘SÖZLE DİRENENDİR O ( AYLA AĞABEGÜM HOCA’YA İTHAFEN)

Bir gül çehresi dokunur günün tenhalığına… Yalnızlığa mahkum olduğunuzu unutturur size sevgi dolu bir ses… Billur bir seda yankılanır içinizin sessiz sokaklarında… Zamandan alacaklı olsanız da, mekanı tanımasanız da o ses dokunur yalnızlığınıza… Bir omuz verir size bazen… Bazen gözünüzün yaşını siler elleriyle… Üşüdüyseniz sarıp sarmalar sizi… Terlediyseniz alnınızdaki boncuk boncuk terleri siler. Hayatınıza değen bir güzel insandır o…

Hayata can katar sesi… Gücü tükenmişlere derman olur sözleri… Hayata sözle direnendir O… Mısralarla konuşandır O… Masumluğunuzu hatırlatan, dünyanın omuzlarınıza yüklediği dertleri neşesiyle dağıtandır O…

Harputlu Hacı Seyfullah’ın oğlu Şükrü Bey ile İstanbullu Saadet Hanımın en nadide çiçeğidir O… Annesi Nişantaşı Kız Ortaokulu’nu bitirmiş, devrin şairlerinden Şükufe Nihal’in öğrencisi olmuştur. Şiir zevkini bir şair öğretmenden alan Saadet Hanım, daha yürümeye bile başlamadığı yıllarda Çanakkale Savaşı’nda subay olan babası Mehmet Sadettin Bey’i kaybeder. Bir şehit torunu olarak büyüyecek olan Ayla Ağabegüm, evin gözbebeği olduğu için sokak aralarında çok koşturamasa da, akrabalar ve komşular arasında geçen çocukluğununfarkına bile varamayacaktır. Elazığ’daki Mehmet Zeki İlkokulu’na başladığı sıralarda arkadaşlarından etkilenecek ve öğretmeninin annesine: “Ayla da afacanlıkta arkadaşlarına benzemeye başladı” sözlerine muhatap olacaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında babası siyasetle ilgilenmiştir. Babası Şükrü Bey Anadolu’yu kalkındırmaya yönelik çalışmalara katılacak ve dedesinin bütün servetini bu işe yatıracaktır. Fakat işler umduğu gibi gitmeyince hayatına memuriyetle devam edecektir. Ortaokulu bitireceği yıl vefat eden babasını okuduğu Kuran-ı Kerim’le, anlattığı ibretli hikayelerle hatırlayacaktır Ayla Ağabegüm… Nasihatleri hikayelerin içinde saklıdır. Yunus Emre’den, Rıza Tevfik’ten ve Akif’ten şiirler okuyan babasının sesi kulaklarından hiç çıkmayacak, bugünkü başarılarında onun verdiği emekleri göz ardı etmeyecektir. Babasının vefat ettiği gün asıl büyüdüğünü söylese de Onun küçük kızı olmaktan hiç vazgeçmeyecektir. Yüreğinde biriktirdiği o engin sevgi ile kimlerin yaraları sarılacaktır kim bilir? Herkese vefalıdır O… Öğrencilerine karşı özverilidir. Yüzünde hüzün izi olana bir tebessümü değer. Hüznü çocuk yaşlarında tanıdığından mıdır bilinmez ama başkalarının hüznünü hemen dağıtmak ister.

Okul yıllarında unutamadıkları vardır. Munise Özgür ismindeki öğretmenini herkes gibi o da çok sevecek, okulun müzik odasında öğretmeninin çaldığı piyano eşliğinde çocuk şarkıları söyleyecektir. Okulu bitirip öğretmen olduktan sonra yıllarca öğretmeniyle mektuplaşacaktır. Öğretmenlik hatıralarını yazmasını çok istediği öğretmeni gün gelecek yazdığı ilk defteri ona armağan edecektir. Herkesin hayatına dokunan bir güzel insandır O… Yalnızlığı avutan, zamana meydan okuyan, gençlerin zihninde yerini bulan bir özge candır…

Ortaokul ve lise yılları Elazığ Lisesi’nde geçen Ayla Ağabeğüm, devrin seçkin öğretmenlerinden dersler alacak, İstanbul’dan getirilen kitaplar ile edebiyat dünyası ile daha çocuk yaşlarında tanışacaktır. Ufkun ötesini gören Ayla Ağabegüm, hala özenle sakladığı şiir antolojilerini o yıllardan kütüphanesine kazandıracaktır.

İçinizdeki fırtınaları onun yüreğinin sükunetinde dindirebilirsiniz. Çözemediğiniz bir derdinizi ona açıp fikrini alabilirsiniz. Herkese ve her şeye karşı duyarlıdır O… Kendinden çok başkalarını düşünen yanıyla hayatınızın içindedir … Çöllerde kaldığınızda aradığınız bir vahadır … Unuttuğunuz yanlarınızı size hatırlatandır O…

Doktor olma arzusuna duygusal olarak karşı çıkan annesi ile sözle de olsa mücadele etmek istemez. “İstediğin mesleği seçebilirsin ancak geceleri nöbet tutarak evden uzak kalan bir kızım olmasını istemem” diyen annesini incitmeye de gönlü el vermez. Onun hayat felsefesi kimseyi kırmamak üzerine kurulmuştur sanki… Dalından koparmaya kıyamayacağınız naif bir güldür O… Sevgiyi kana kana yanıbaşında içebileceğiniz duru bir pınardır …

Annesi hayatının anlamıdır. Hayatını anlamlandırandır. Doktorluğa en yakın meslek olan öğretmenliği seçmesindeki en büyük etken annesidir. Şiir ve edebiyatın her dalı ilgi sahasında olduğundan Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü seçecek, bu vesileyle anne kızın yolu İstanbul’a düşecektir. İstanbul rüyalarının şehridir. Fakülteyi burada okuyacak olmak en büyük şanstır O’nun için… Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Ali Nihat Tarlan, Reşit Rahmeti Arat, Mahir İz, Muharrem Ergin, Necmettin Hacıeminoğlu hocalardan ders almak bahtiyarlığına erişecek, edebi hayatı bu şahsiyetlerin verdiği temellerle şekillenecektir. Hocalarının Türkçe’ye olan hayranlıkları, milli duygularının yüksek oluşu hayatına taşıyacağı izler arasında olacaktır.

Öğrendiklerini öğretme zamanı geldiğinde kendisini tayini gurbete çıkan her öğretmen gibi Çalıkuşu Romanı’ndaki Feride gibi hissedecektir. İstanbul’a olan hayranlığına rağmen, güzel olan hatıralara rağmen elinde bavulu Adana yollarındadır. Yanında can yoldaşı annesiyle… Ev bulmak, bulduğun evin kirası ile ihtiyaçlarını maaş ile dengelemeye çalışmak her yeni öğretmenin yaşadığı zorluklardandı. Ama öğretmenlik zorluklara rağmen güzeldi. Solgun bir yüzde tebessüm olmak, üşüyen bir eli okşamak, dağınık bir saçı toplamak, geleceğe dair umudunu yitirenlere ışık olmak güzeldi. Hiçbir şeyi bilmeyenlere bildiklerini öğretmek ve gözlerinin ışıltısına şahit olmak güzeldi. Çocukların yarına dair hayallerine ortak olmak her şeye değerdi.

Ama ah o İstanbul özlemi yok mu? Öğrencilik yıllarının ve rüyalarının şehri… Unutamadığı zamanların şahidi… Boğaz’da erguvanların gülüşüne tanık olduğu şehir… Yakamozların özlendiği, rüzgarından hal hatır sormaya hayran olduğu şehir… Öğretmenliğine devam etmek istediği şehir… Üniversite anılarının her gün gözünün önünden geçtiği şehir… Özlemek istemekti belki de… İstemek dua idi… Hayal şehre koşar adımlarla döneceği günler gelmişti artık.

Üsküdar Kız Lisesi’nde öğretmenliğe başlayacaktı. Bu O’nun İstanbul ile yeniden buluşmasıydı. Ağlayan bir genç kızın yüzündeki tebessümdü O… Kimine anne, kimine abla, kimine sırdaştı… İmkanı olmayana imkan olmaya çalışması, hayallerinin peşinden gidenlere ufuk olması O’nun en büyük özelliğiydi. Hayatı boyunca hiç bencil olmadı. Menfaatlerinin peşinden koşmadı. Adaletli olmayı, ideallerinden taviz vermemeyi öğretti. Yaşadığı gibi etrafındakileri yaşatmaya çalıştı. Hep verici oldu. Sevgi en büyük sermayesiydi. İlkeli bir duruşu vardı. Haksızlıklara, adam kayırmacılığa tahammülü hiç olmadı. Cömertti. Doğruluktan asla vazgeçmedi. Menfaatlerinin peşinden koşanları dost edinmedi. Dürüst olanları, halka hizmet edenleri yar, dost ve arkadaş seçti kendine…

Hayatının dönüm noktalarından biri, ikinci üniversite olarak gördüğü Türk Edebiyat Vakfı ve Ahmet Kabaklı Hoca ile geçen günleri olacaktır. Sekiz yıl boyunca Türk Edebiyat Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğü görevi üstlenecek, hizmetlerinin karşılığı yeni dostlar ve edinilen tecrübeler olarak kendisine geri dönecektir. Türk Edebiyat Vakfı’nı hayatının şansı olarak görecektir. Vakıf bir okul, Ahmet Kabaklı Hoca ise o vakfın en bilgili, en özverili hocasıdır. Gidenlere aldırmadan, kalanlarla yoluna devam etmenin ve bilgisine yeni şeyler eklemenin erdemine sığınacaktır Ayla Ağabegüm… Çok çalışacak, yorgun zamanlarında annesinin yanı başında hem ruhunu hem de bedenini dinlendirecektir. Kendinden çok sevdiklerine zaman ayırarak, kimseyi incitmemeye özen gösterecektir.

O bildiklerini öğretmenin hazzını doruklarda yaşayan bir münevverdir. O gözlerinize bakınca sevincinizi de hüznünüzü de tanıyandır. Toplumun kanayan yaralarını sarmak için mücadele etmekten asla bıkıp usanmayandır. Toplum mimarıdır. Ama önce gönüllerin mihrabıdır. Yüreğinin ta ortasında sevgisini sonuna kadar yaşayan ve yaşatandır. Derdinize ümidini katık yapan, dermansızlığınıza her durum ve şartta çözüm arayandır. Yalnızlığı kalabalıklarla avutandır. Sevgiyi en çok hak eden, yanındayken sohbetinden zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığınız bir özge candır. Vefa en yakın dostudur. Bu yüzden asla unutulmayacak olandır. Onun yazdıkları yaşadıklarıdır. Yaşamına dair aktardığı cümleler içimizin karanlıklarını aydınlatan bir çerağdır. “Mısralarla konuşan” ve “Sözle direnendir” O… O herkesin gönül hocasıdır. O has bahçelerin gül goncasıdır.

Ömrünüz uzun olsun Ayla Ağabegüm Hocam… Işığınızdan yol bulabilmek, başkalarına da sizin gibi ümit olabilmek dileğiyle…

BİZ SAMİMİYETİ ONDAN ÖĞRENDİK

İçimizdeki labirentlerden kurtulmaktır samimiyet… Huzura doğru yol almak için, huzurda olmanın hazzına varmaktır. Bize bizi anlatan Efendiler Efendisi’nin yolundan ayrılmamaya söz vermektir samimiyet… Geceleri gündüzlere çevirene şükretmektir. Baharı yaza döndürene, yağmuru bize sevdirene, gülmeyi bize öğretene sonsuz teşekkür etmektir samimiyet… Secdelerde teslim olmaktan vazgeçmemektir. Hayatın yanlışlarını silmek için en güzel olanın izinden gitmektir samimiyet… Doğruluktan ayrılmadan, eğilip bükülmeden, yalana teslim olmadan, riyaya bulaşmadan dik durabilmektir samimiyet…

Sade bir hayatı tercih edip, yaldızlı sözcüklere kanmamaktır. Kelimelerin tuzağına düşmeden, sahte gülücüklere aldırış etmeden özü sözü bir olmaya söz vermektir samimiyet… İkiyüzlü olanların şerrinden Yüce Yaratıcı’ya sığınmaktır. İhlası elden bırakmamaktır. Özünden kopmamaktır samimiyet… Özüne sadık kalmaktır.

Hayat akıp giderken biz samimiyetimizi koruyabildik mi? Yanı başımızda düşen bir çocuğu kollarından tutup kaldırabildik mi? Yalana teslim olmuş zamanların içinden doğruları çekip çıkarabildik mi?

Kendimize ettiğimiz ihanetlerimiz var. Her gün takmaktan usanmadığımız maskelerimiz… Aynaya bakarken utanmadığımız bir yanımız var aslında… Binlerce çocuk ölürken yanı başımızdaki bir çocuğu oyuncaklarla kandırırken kaybettik samimiyetimizi…

Açlıktan ölenleri görmemek için başımızı başka yönlere çevirirken kaybettik düşlerimizi… Başımızın üstünde dolaşan kara bulutları gökkuşağı zannedip yanıldığımız gün kaybettik ümitlerimizi…

İçinden geçeni haykırmaktır samimiyet… Gönlünün kapılarını araladığın yerden boş dönmemektir. Heveslerine yenik düşmemeyi öğrenmektir samimiyet… İçten ve gönülden bağlanmayı bilmektir. Çıktığın yoldan eli boş döneceğini bilsen dahi vazgeçmemektir samimiyet… Kaybetmeye ya da kazanmaya razı olmaktır. Kaybettiklerini bulmaya adanmaktır. Bulduklarınla yetinmektir samimiyet…

Samimiyet önce kendini sonra başkalarını aldatmamaktır. Nefse yenik düşmemek için direnmektir samimiyet… Dil ile yürek arasında yol bulmaktır. Doğru seçilmiş kelimelerden yola koyulmaktır. İhlas ile bir olana ulaşıp çoğalmaktır.

Unuttuğun bütün duyguları yeniden kazanmak için sarfedilen çabadır samimiyet… Bir yüreği kanatmamaktır. Bir anneyi ağlatmamaktır. Bir yetime yetimliğini hatırlatmamaktır samimiyet… Aç bir yüreği sevgiye kandırmaktır. Bedenlerdeki kirlerden arınmaktır. Nefsi arındırmaktır.

Harama bulaşmadan helal olanı paylaşmaktır samimiyet… Vermeyi bilmektir, almayı hesap etmemektir. Verince karşılık beklememeyi öğrenmektir samimiyet…

Samimiyet emek vermektir. Zahmet çekmektir yar için, kardeş için, can için…

Samimiyet kararlı olmaktır. Başladığın işi yarıda bırakmamaktır. Kimseyi yalnız bırakmamaktır. İnsafa sarılmak, merhametten el almak, hüznü dağıtmaktır samimiyet… Samimiyet önce kendin olmaktır. İlahi kelama teslim olmaktır. Efendiler Efendisinin yolundan ayrılmamaktır. O’nun ayağının değdiği yerlerde toz olmaya razı olmaktır samimiyet. O’nun soluduğu havadan bir nefes çekebilmeyi ümit edebilmektir. O’nun razı oldukları arasında olma şerefine erebilmek için gayret sarfetmektir samimiyet…

Bilmemekten utanmamak, bilmeye adanmaktır. Kelimelerin asıl sahibine sığınmak, sığındığın kapıdan ayrılmamaya söz vermektir samimiyet. O kapıda kul olmaktan vazgeçmemektir. O kapıyı çalmaya ısrarla devam etmektir samimiyet…

Kendin için istediğini önce kardeşin için istemektir. Önce kardeşine sonra kendine dua etmeyi öğrenmektir samimiyet. Nefsini en arkaya bırakmaktır. Nefsine söz geçirmeyi bilmektir.

Samimiyet heveslerin peşinden koşmamaktır. Samimiyet, umudu elden bırakmamaktır. Hak ile batıl arasındaki çizgiden dışarı çıkmamaktır. Kula kul olmamaktır samimiyet… Kulluğu köleliğe değişmemektir. Dünyanın kölesi olmaktan vazgeçmek, Yaratılmışların en şereflisi olmaya gayret etmektir. Samimiyet şuuru kapatmamaktır. Fani olandan yüz çevirip baki olanda mutluluğu aramaktır. Samimiyet mutluluğun anahtarını çaldırmamaktır. Binleri bir olanla değişmek, bir olan da bereketi tatmaktır.

Gücüne güç katmaktır samimiyet… Zayıf ve aciz olandan kaçıp kurtulmak, acizliğin karanlıklarını güneşe çevirmektir. Düşmanın hilelerine karşı, Rahmanın rahmetini umut etmektir samimiyet… Sahte gülüşlere, yalancı sözcüklere itibar etmemektir. Yalana teslim olanlara haddini bildirmektir samimiyet… Kalbine mühür vuranlara Rahman’ın şefkatiyle muamele etmektir.

Samimiyet, razı olunanlar arasında olmayı şeref bilmektir. Samimiyet özünden hiçbir şey kaybetmemektir. Özünü çaldıranlara haddini bildirmektir samimiyet. Samimiyet öze hicrettir. Samimiyet güzel olan Efendiler Efendisine hasretliği bitirmemektir.

İSTANBUL, BİR MAYIS DAVETİDİR

Bir sevdadır İstanbul… Öyle bir sevda ki, bölüşülünce çoğaltır sevgisini. Öyle bir sevda ki, Kalpleri aydınlatır sabahının güneşiyle… Masallar dökülür İstanbul’un dudaklarından maziye dair… Sevmenin ötesinde bütün kelimeler yabancıdır artık. Aşinası olduğunuz sadece İstanbul ve erguvanların boğazı selamlayan bakışlarıdır.

Bir sevdadır İstanbul… Bir uzun yürüyüşün ilk adımlarıdır hayallere çarpıp duran… Bir hayaldir İstanbul sevenin gözünde… Sevilenin yüreğinde düğüm düğüm olmuş bir yakarıştır. En güzel buluşmaların önsözüdür İstanbul…

Bir rüyadır İstanbul… Öyle bir rüya ki, asla uyanmak istemediğiniz… Uykudan uyanmak ayrılık demektir. İstanbul’un suretinde belirir ona meftun olanların sireti… Özgürlüğü anlatır İstanbul… Kendi içimizde düğümlenen zincirlerden kurtulup sığınılacak tek yerdir İstanbul’un gözbebekleri…

Bir şiirdir İstanbul… Şairler dizelerinde bu şehre olan sevdalarını anlatır. Nakaratı özlemdir. Nakaratı güldür. Nakaratı laledir bu şiirlerin. İstanbul şairlerin üzerine söylenilecek sözünün asla bitmek bilmediği yerdir.

İstanbul çoğu zaman aşıkların gönüllerinde kandildir. Gün gelir sözün bittiği yerde bütün cümlelerin başı olur. Gün gelir gözyaşlarına tutsak olanların hürriyete açılan kapısı olur. İstanbul gökyüzünü seyrederken, yıldızlar şehrin mavi gözlerine bir kez daha vurulur.

İstanbul, suskun neylerin çözülmüş dili olur bazen… Bazen bir beste olur… Bazen yedi tepesinden sevenlerinin kucağını dolduran bir buket hasret olur. Göze değil gönüllere hitap ederken İstanbul deste deste gül olur.

Gün gelir İstanbul önsözü olur bütün aşkların… Takatsiz duyguların mecali olur. İstanbul yalnızlıkların kalabalığı olur, bağı çözülen bir dilin yakarışları olur… Bizans, Konstantinopolis, Antonia, Bizantion olur. Her gelenin sahiplendiği bir güzel şehir olur İstanbul.. Nice cihangirlerin gönlünü kaptırdığı yerdir istanbul… Fetihle birlikte İslambol, Der-i Saadet, Der-i Devlet, Asitane olur. Gün gelir İstanbul destan olur. Gün gelir sadece içimizde doğup, batan güneş olur. İstanbul, uyanmaktan korktuğumuz bir rüya olur çoğu zaman… Fethine ve Fatih’ine hayran kaldığımız bir kutlu belde olur. Herkesin kalbine kendi resmini çizer önce, tual olur, fırça olur, renk olur… Hattat olur, masmavi denizi çeker mürekkep yerine… Önce isminin Elif’ini yazar gökyüzüne…

İstanbul, şehirlerin şahı, sevenlerin ahıdır. Yakınından geçen ayrı, uzaktan bakan istanbul’a ayrı vurulur. İstanbul bir Mayıs davetidir. Yıllar öncesinde verilen kutlu haberin müjdesi, çağların açıldığının habercisidir. 29 Mayıs 1453 sadece İstanbul’un değil, gönüllerin de fethedildiği tarihtir. Sevda, İstanbul’un ta kendisidir.

BEKLENİLDİĞİNİ BİLEREK İŞTE GELDİ RAMAZAN.

İşte geldi… Beklenendi o… Yorulduğumuz zamanlarda durup dinlendiğimizdi. Sessiz gülmelerimizin, hıçkırıklara karışan ağlamalarımızın şahidiydi. Ayrılığımız bize hep uzun geldi. O geldiğinde neşelendik. O geldiğinde aşılmaz zannedilen sorunların üstesinden gelebildik. O geldiğinde kapalı kapıların açıldığını da bilirdik.

İşte geldi. Gün gibi doğdu karanlığımıza… Yoldaş oldu yalnızlığımıza… Vuslat onunla buldu anlamını… Bütün zamanların sabırsızlığı ona kavuşmaktı. Zaman onu vurduğunda güneş batarken canı acımazdı. Zaman onu bulduğunda gün ağarırken keyfine doyulmazdı. Toplar atılırdı sevinçten… Nefisler önce susmayı sonra durulmayı öğrenirdi.

İşte geldi. Aklamak için günahlarımızı… Kırgınlıkları bir kenara koymak için geldi. Hayatımızı daha anlamlı kılmak için geldi. Beklenildiğini bilerek geldi. Hicranından ateşler içinde kaldığımızı bilerek geldi. Yokluğundan üşümüşlüğümüzü hissederek geldi. Hayatın anlamsız kavgalarını bitireceğini sezerek geldi.

İşte geldi. O geldiğinde akşamları hüzün çökmezdi evlerimize… O geldiğinde zamanın nabzı durmazdı. O geldiğinde evin büyükleri çocuklaşır, evin çocukları bir yaş daha büyürdü. O geldiğinde fakirler zenginleşir, zenginler fakirleşirdi.

O geldiğinde tatlı bir telaş sarardı evlerimizi… Börekler açılırdı. Baklavalar fırına verilirdi. Güllaçlar mis gibi gül suyu kokardı. Fırından çıkacak taze pideleri almak için kuyruğa girilirdi çoluk çocuk. O geldiğinde birlik gelirdi sofralarımıza… Çoğalırdık aynı masanın etrafında… O geldiğinde aynı saflarda buluşurduk bütün mahalleli… Caminin imamı yatsı namazı öncesi güzelce sohbet ederdi. Can kulağıyla dinlerdi bütün cemaat. Tekbirler getirilirdi hoş geldin diyerek selamlanırdı. Gitmesini istemezdi kimse. On bir ay boyunca gelmesi beklenilen en değerli misafirdi çünkü.

O geldiğinde bereket gelirdi. Kendisini karşılayana ve ağırlayana cömertti o… Yapılan her davetle sofralardaki nimetler eksilmez taşardı. İhtiyacı olanlar en çok onun sayesinde nasiplenirdi. O geldiğinde çaresizler çaresiz kalmazdı.

İşte geldi. On bir ayı geride bırakarak… Yüreğimize sevgisini ve coşkusunu katarak… Bizi rahatlatarak, ümitlerimizi artırarak, kavgalarımıza, hırslarımıza ve nefsimizin taşkınlıklarına set vurarak geldi. On bir ayın sultanı olmayı en çok hak ederek geldi. İşte geldi Ramazan…